Zamanımı Kuzey Ege’de geçirdiğim bu günlerde topraklarımızdan doğan Odysseus’un ekranların parıltılı dünyasında ânîden konuşulur olması, beni biraz şaşırtıyor, biraz da gülümsetiyor. Kahramanımız çoktan Akdeniz’in tuzlu sularında dinlenmeye çekilmişken, Hollywood’un gürültülü rüzgârı onu yeniden kıyılarımıza sürükledi.
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmiyle Homeros’un kahramanı dünyanın karşısına yeniden çıktı. Buna seviniyorum. Sonra içimde başka bir duygu beliriyor:Tıpkı “Troy” filminde olduğu gibi kendi topraklarımızın hikâyesini bize yeniden gösterecek bir yönetmenin gelişini beklemişiz…
Hikâyeyi böyle sokağın orta yerine fırlatmak, sanki bin yıllık bir destanı fast-food tezgâhında ısıtıp önümüze koymak gibi geliyor bana.
İşte beni asıl düşündüren yer burası.
Çünkü Odysseus uzak bir coğrafyanın hikâyesi gibi duruyor zihnimizde.
Oysa Ege burada.
Homeros’un denizi burada.
Ayvalık’tan Assos’a, Midilli’den İyonya kıyılarına uzanan o mavi çizgide binlerce yıl önce gemiler ilerledi. İnsanlar tanrılarla konuştu, kader üzerine düşündü, aşk uğruna bekledi, ölümle yüzleşti.
Biz bugün aynı güneşin altında yürüyoruz.
Aynı denize bakıyoruz.
Fakat kendi hikâyemizi çoğu zaman başka birinin bakışıyla tanıyoruz.
Nolan kamerayı Ege’ye çevirdiğinde dünya bu denizi yeniden gördü. Odysseus’un adını duydu. Penelope’nin bekleyişini, Telemakhos’un büyümesini, Sirenlerin sesini, Kiklop’un karanlığını konuştu.
Biz de izledik, izleyeceğiz.
Belki salondan çıktığımızda ilk kez şunu fark edeceğiz: Perdede gördüğümüz dünya çok uzakta değil ve insan kendi evine nasıl da yabancılaşıyor.
Odysseus’un hikâyesi bu yüzden beni her zamankinden daha fazla düşündürüyor. Onun yolculuğunu uzun bir dönüş hikâyesi olarak okuyoruz. Ben ise başka bir yerden bakıyorum.
Odysseus eve döndüğünde ev aynı ev.
İnsan aynı insan.
Yine de karşılaşma bambaşka.
Çünkü insan uzaklara gittikçe kendini de yanında taşıyor. Her ada kendi içinden bir kapı açıyor. Kiklop karşısında güçle karşılaşıyor. Sirenlerin şarkısında arzuyla. Kirke’nin yanında değişme ihtimâlîyle. Kalypso’nun adasında sonsuz bir hayatın cazibesiyle.
Mitoloji burada insan ruhunun dili hâline geliyor.
Odysseus bütün bunların arasından geçiyor.
İthaka’ya vardığında elinde savaşın zaferinden daha ağır bir şey taşıyor: yaşadığı yıllar.
Ev yerinde dursa da insanın içindeki ev sürekli değişiyor.
Bu yüzden İthaka’yı bir varış noktası olarak okumak bana eksik geliyor.
İthaka, insanın bütün yolların sonunda yine kendiyle karşılaşacağı yer.
Ve tam burada bizim Odysseus’la ilişkimiz yeniden başlıyor.
Belki film bittikten sonra yapılacak en güzel şey, Ege’ye doğru yürümek.
Bir kıyıda durmak.
Denize bakmak.
Ve perdede gördüğümüz o geminin çok uzun zaman önce gerçekten bu ufukta ilerlediğini düşünmek…
YAZAR: NURÇİN ENGİN
