İstanbul’da sanat fuarına gitmek biraz tuhaf bir deneyim. Daha kapıdan içeri girmeden şehir peşinize takılıyor. Haliç’in suyu, eski tersanenin ağır tarihi, karşı kıyıdaki binâlar, vapurların sesi… Sonra bir ânda önünüze Tokyo’dan, Seul’den, Hong Kong’dan, Paris’ten ya da São Paulo’dan gelen işler çıkıyor. Dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatın ortasında hâlâ İstanbul’un içindesiniz. Contemporary İstanbul’un en kendine özgü tarafı tam burada başlıyor.
Bu yıl 21. kez kurulan fuar, 23–27 Eylül tarihleri arasında Tersane İstanbul’da. 70 galeri ve 16 ülkeden 736 sanatçı, 1.372 eser aynı çatı altında buluşuyor. Sayılar elbette fuarın ölçeğini anlatıyor; fakat fuarı asıl anlatan şey, bu sayıların yan yana geldiğinde nasıl bir manzara oluşturduğu.
Çünkü sanat fuarları yalnızca eserlerin buluştuğu yerler olmaktan uzun zaman önce çıktı. Galeriler, koleksiyonerler, sanatçılar, küratörler, mimarlar, akademisyenler ve meraklı izleyiciler aynı dolaşımın içinde birbirine değiyor. Bir bakıma çağdaş sanatın kendisi kadar, sanat etrafında oluşan hayat da sergileniyor.
Bu yılın Focus Asia programı özellikle dikkat çekiyor. Hong Kong, Tokyo, Seul, Singapur ve Yeni Delhi’den galerilerin katılımıyla Asya ile İstanbul arasında yeni bir hat kuruluyor. Pearl Lam Projects, Takato Kano Gallery ve Whitestone Gallery gibi galeriler ilk kez fuarda yer alan uluslararası katılımcılar arasında.
Fakat Contemporary Istanbul’u yalnızca kapalı salonlarda aramak biraz haksızlık olur. Fuar bu yıl da sanatın duvarların dışına taşmasına izin veriyor. Haliç kıyısındaki Sculpture Park, 12 anıtsal eseri açık havaya yayıyor. Jaume Plensa’nın yedi metre yüksekliğindeki Juana adlı çalışması da bu rotanın en dikkat çekici duraklarından biri. Arne Quinze, Bernar Venet, Johnny Depp, Arik Levy, Sheikh Rashid Al Khalifa, Bahadır Baruter ve Mert Ege Köse’nin işleri de kıyı boyunca bu açık hava seçkisine eşlik ediyor.
Burada hoşuma giden fikir şu: sanat, İstanbul’a misafir gelmiş gibi davranmıyor. Şehrin içine karışıyor.
Tersane bunun için oldukça güçlü bir sahne. Bir zamanlar gemilerin yapıldığı, onarıldığı, suyla ve emekle ilişki kuran bu alan bugün başka türden üretimlere ev sahipliği yapıyor. Malzeme değişmiş olabilir; üretme arzusu hâlâ orada. Çelikten heykele, ahşaptan videoya, tuvalden dijital görüntüye uzanan çağdaş sanatın bütün o hareketli dili, eski tersanenin endüstriyel dokusuyla karşılaşıyor.
İşte bu yüzden Contemporary Istanbul’u gezerken yalnızca “hangi eser güzel?” diye düşünmek yetersiz kalıyor. Bir noktadan sonra insanın aklına başka bir soru geliyor:
Bir şehir, kendi sanatını ne kadar değiştirebilir?
İstanbul’un cevabı her yıl biraz daha karmaşıklaşıyor. Çünkü burası yalnızca Doğu ile Batı arasında duran bir şehir olmaktan çok, farklı kültürlerin birbirinin dilini çözmeye çalıştığı canlı bir ara yüz. Contemporary Istanbul bir yandan Türkiye’nin sanat sahnesini dünyaya açıyor, öte yandan dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçıları İstanbul’un kendi hikâyesinin içine bırakıyor. Fuarın kendisini bir “kültür tercümanı” olarak tanımlaması da bu nedenle anlam kazanıyor.
Sanat kimi zaman bir yere âit olmayı anlatır.
Kimi zaman da bir yerin, dünyaya açılan kapısına dönüşür.
Bu yıl Contemporary Istanbul biraz ikincisine benziyor.
YAZAR: NURÇİN ENGİN
