Bir film, en başından itîbâren içine çekebilir sizi. Sarı Zarflar işte o filmlerden. 76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’yı kazanmasına şaşırmıyorum; bu ödül, filmin teknik başarısının yanısıra tam kalbimize dokunan bir yanı olduğunu da gösteriyor.
Ankara Devlet Tiyatroları’nda çalışan Derya ve Aziz, sahneledikleri bir oyun yüzünden bir gecede işlerini, evlerini, düzenli hayatlarını kaybediyorlar. 13 yaşındaki kızları Ezgi’yle birlikte İstanbul’da Aziz’in annesinin yanına sığınıyorlar. Hikâye bu kadar yalın.
Filmin en çarpıcı yanlarından biri, nerede çekildiği. Hikâye Türkiye’de geçiyor fakat İlker Çatak, Ankara’yı Berlin’de, İstanbul’u Hamburg’da kurmuş. Bu tercih sadece pratik bir zorunluluktan doğmamış; tam tersine, yönetmenin bilinçli bir sanat politikası olarak şekillenmiş.
Filmin ortak yapımcılarından Enis Köstepen’in fikriyle, politik atmosferi simgelemek için Berlin–Ankara, metropol yaşamını temsil etmek için ise Hamburg–İstanbul eşlemesi yapılmış. Çatak’ın kendi ifâdesiyle, Berlin ve Hamburg birer karakter gibi düşünülmüş. Kendimi bir ân Berlin jürisinin yerine koydum ve en iyi yardımcı oyuncu ödülünü Hamburg ve Berlin’e verdim.
Bu tercihin altında yatan anlamı düşünmeden edemiyorum. Özellikle mahkeme sahnelerinde kullanılan 1933 tarihli binalar, Almanya’nın karanlık geçmişine doğrudan referans veriyor. 1933, Nazilerin iktidârı ele geçirdiği yıl. Çatak şunu gösteriyor: Bu, baskı rejimlerinin sanatçıları susturduğu her çağın hikâyesi. Her dönemde, her coğrafyada birileri bir oyun oynar, bir şiir yazar, bir resim çizer ve bir gecede her şeyini kaybeder. Fakat yine de oynar, yazar, çizer. Çünkü başka türlüsü, insan olmanın o inatçı, mantıksız, güzel yanına aykırı…
Derya ve Aziz’i izlerken aslında bütün toplumsal katmanın nabzını tutuyor insan. Film, özellikle barış akademisyenleri sürecini anlatıyor. Bunun yanında Türkiye’de baskı altındaki başka kimlikleri de senaryosuna dâhil ediyor.
Aziz’in “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi”ne imzâ atmasıyla her şey altüst oluyor. Bildirinin içeriği iktidarı rahatsız ediyor ve imzâ atanlar hedef tahtasına oturuyor. Önce mesleki pozisyonlarının yarattığı konforlu alanlardan bir bir dışlanıyorlar.
Bir imzâyla ortaya çıkan bu “suç”un ardından ailenin sosyal ölüme doğru sürüklendiği bir hikâye izliyoruz.
Derya ve Aziz, kültürel sermâyesi yüksek, devlet güvencesi içinde yaşayan, çekirdek aile ideâlini içselleştirmiş iki insan. Ellerinden işleri ve o incecik güvence duygusu da alınıyor.
Nihayetinde İstanbul’da kayınvalidenin yanına sığınmak, Türkiye’nin geleneksel geniş aile yapısına geri dönüş demek. Üç kuşak aynı çatı altında: Kayınvalide, oğlu ve gelini, bir de ergen torun. İki farklı dünya görüşü, iki farklı hayat tarzı bu küçük evde çarpışıyor. Türkiye’de modernleşme projesinin taşıyıcıları olan Cumhuriyet kuşağı entelektüelleri, şimdi taşraya, geleneksele, hiyerarşiye geri dönüyor. Bu bir tür sınıfsal düşüş.
İnsan, inandığı değerler uğruna maddî dünyasını fedâ edebilir mi?
Derya ve Aziz’in başına gelenler, onları bir tür varoluşsal sınava sokuyor. Susmuş olsalar, o oyunu sahnelememiş olsalar, hâlâ güzel evlerinde, düzenli maaşlarıyla yaşayacaklardı. Fakat yapmıyorlar. Çatak bu tercihi yüceltmeden sonuçlarını gösteriyor. Ve izlerken içimden bir ses “Acaba ben olsam?” diye soruyor.
Oyunculara gelince…
Özgü Namal ve Tansu Biçer’in performansları, bu kadar ağır bir yükü taşıyabilecek kadar güçlü. Özgü Namal’ın tükenmiş bakışları ‘hayır, henüz bitmedi’ diyor. Tansu Biçer ise Aziz’i öyle bir içtenlikle taşıyor ki, onun sustuğu ânlarda bile ne düşündüğünü duyuyorsunuz. İpek Bilgin ise kısacık sahnelerinde bir çağın ağırlığını sırtlanmış gibi. Oturuşunda, çay demleyişinde, lafını esirgemeyen o hâlinde, Anadolu’nun yüz yıllık direniş kültürü gizli.
Sanat dünyayı kurtarabilir mi?
Filmin bir sahnesinde kızları, tiyatrocu anne babasına “Altı üstü bir oyun yapıyorsunuz, dünyayı mı kurtarıyorsunuz?” diye sorduğunda, baba samîmî bir inançla “Evet” diyor. Bu nahif bir cevap belki, belki de çocukça bir iyimserlik. Ama belki de dünyayı kurtarmak için devâsâ bir şey yapmak gerekmiyordur. İnandığın şeyi yapmaya devam etmek, kendi sesini kısmamayı seçmek, bir düşünceyi yarım bırakmamayı göze almak… Belki de tüm mesele budur.
Derya ve Aziz’in hikâyesi tam da burada ağırlaşıyor. Kaybettikleri şeyler somut: iş, ev, düzen. Fakat aslında en önemlisi, kaybetmemek için neyi korudukları.
Ve orada, insan kendine dönüyor ister istemez. İnandığı şeyle kurduğu bağın ne kadarını taşıyabilir? Hangi noktada yorulur, hangi noktada susar, hangi noktada devam eder?
Sinemanın yapabileceği en güzel şey bu bence: Kendi cevabımızı kendimizin bulmasına alan açmak!
Sâhi aslında hepimiz birer sarı zarf ihtimâlî içinde yaşamıyor muyuz? Herkesin hayatında bir yerde duran, açıldığında her şeyi değiştirebilecek o ince eşik değil mi günümüzdeki sarı zarflar?
YAZAR: NURÇİN ENGİN
