Biz buralarda, yürümeyeceğimiz yolları yürümek, tutmayacak aşılara gövde olmak konusunda tuhaf bir mahârete sahibiz.

Oturduğum bir kafede kulak misâfiri oluyorum. Biri eski sevgilisini anlatıyor, diğeri kirayı. Bir noktada ikisi de aynı cümlede buluşuyor:
“En başından belliydi zaten.”

Türkiye’de insanların en güçlü sezgisi bu galiba. Daha ilk bakışta çatlağı görmek. Fakat yine de içine girmek. Çayı koymak. Halıyı sermek.

Çünkü bizde umut, mantığın önüne plastik sandalye atıp oturuyor.

Çünkü burada herkes biraz enkaz romantiği.

Aslında ülkece, hep birlikte sonunu bildiğimiz bir diziyi tekrar izliyoruz.

Aşklar da biraz böyle burada.
İşler de.
Hayatlar da.

Nihâyetinde, dışarıdaki o bitimsiz döngü insanın kendi içine sızıyor. Sokaktaki o teslîmiyet, içeride sessiz bir duruşmaya dönüyor. Kürsüde de sen varsın, sanık sandalyesinde de. Klasörleri açıyorsun sırayla: Yarım kalmış hevesler, gurur diye taşınan o ağır yorgunluklar, bir türlü yerine oturmayan hayatlar…
Sonra o gizli irâde mühürü vuruyor:
Geçersiz.

İşin ironik tarafı şu; bu ülkede insanlar yıkılan şeylere şaşırıyor hâlâ. Oysa burada çoğu şey aslında hiç kurulmuyor.
Hatta, bu ülkede herkes kendi yangınını ağzında taşıyor. Market poşetiyle eve dönen adamın içinde ayrı bir iflâs, vapurda makyajını tazeleyen kadının içinde ayrı bir vazgeçiş var.

Sanki ülkece geçici bir hayatın içinde kalıcıymış gibi davranıyoruz.

Ve işte insanın aklına o kelime düşüyor.

Mutlak butlan!

Baştan îtibâren içinde hakîkât taşımayan şeylerin resmî adı.