“İnsan yaşadığı yere benzer.”

Edip Cansever’in o kısa, çarpıcı cümlesi, UrlaDam’da geçirdiğim saatler boyunca zihnimde dolaştı. İnsan zamanla seçtiği yerlere de kendi rengini bırakıyor; meraklarını, itirâzlarını, hayâllerini, dünyaya bakışını… Sonra o yer, içinde yaşayan ve üreten insanların izleriyle başka bir karakter kazanıyor. Bir süre sonra mekânla insan arasındaki sınır da inceliyor; insan da mekânın ruhuyla bütünleşiyor.

UrlaDam’da hissettiğim şey biraz da buydu.

Nazan Kesal ve Ercan Kesal’ın Urla’da kurduğu bu sanat merkezi, tiyatrodan yola çıkan bir kültür alanını çok daha geniş bir çerçeveye taşıyor. Tiyatro, atölye, sergi, söyleşi, kafe ve restoran aynı çatı altında yan yana geliyor.Böylece sanat, belli saatlerde ziyâret edilen bir etkinlik olmaktan çıkıp gündelik hayatın içine karışıyor.

Nazan Kesal’ın burada bıraktığı iz özellikle belirgin. Yıllarını sahnede geçirmiş bir oyuncunun deneyimi, tiyatro yönetmenliği ve eğitmenliğiyle birleşiyor. Çocuklarla ve farklı yaş gruplarıyla buluşan çalışmaların içinde sanatın paylaşılabilir, öğrenilebilir ve çoğalabilir tarafı öne çıkıyor. Onun sanatla kurduğu ilişkinin en güzel taraflarından biri de üretimin tek başına sürdürülen bir uğraş olarak kalmaması; başkasının merakına, cesâretine, hayâline dokunması.

Ercan Kesal’ın UrlaDam için düşündüğü “okul” fikri de bu yüzden önemli. Çünkü okul burada dört duvarın ve ders saatlerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Öğrenmenin sanatla, sohbetle, karşılaşmayla, birlikte düşünmeyle iç içe geçtiği bir alan fikri bu. Nazan ve Ercan Kesal’ın farklı alanlardan gelen sanat yolculukları yan yana geldiğinde ortaya da disiplinler arasında dolaşan bir kültür ortamı çıkıyor.

UrlaDam’ı tek bir kelimeyle anlatmaya çalışınca insanın elinde kelimeler eksiliyor. Bir sanat merkezi diyorsunuz, yetmiyor. Bir tiyatro alanı diyorsunuz, eksik kalıyor. Bir okul diyorsunuz, başka bir tarafı dışarıda bırakıyorsunuz.

Belki onu târif etmenin en güzel yolu, orada insanın kendine biraz zaman ayırabilmesi.

Kitabımı alıp UrlaDam’a gitme fikri bu yüzden hoşuma gidiyor. Bir atölyeye ya da söyleşiye katılmak için özel bir sebebim olmasa bile bir masaya oturup birkaç sayfa okuyabilmek, kahvemi içerken etrâfımdaki üretimi duyumsayabilmek… Bir yere yaşamak için gidebilmek.

Bence kültür mekânlarının geleceği de bu ruhta…
İnsanların sanatla karşılaşmasını bekleyen salonlardan çok, sanatın hayatın içine karıştığı alanlarda.

Bir sergiye uğrarken bir kitaba el uzatmakta, bir söyleşinin ardından masada uzayan sohbette, bir atölyede hiç tanımadığın biriyle aynı şeyi merak etmekte…

İstanbul’da da böyle yerlerin çoğalmasını diliyorum.

Kalabalığın ortasında insana biraz yavaşlama, biraz bakma, biraz düşünme alanı açan; kültürü bir etkinlik takviminden çıkarıp gündelik hayatın parçası hâline getiren yerler…

Çünkü bir kültür merkezinin gerçek zenginliği, kaç etkinlik düzenlediğinden önce, insanın oradan çıktıktan sonra içinde ne taşıdığıyla ilgili.

Belki yeni bir merak.

Belki okunmayı bekleyen bir kitap.

Belki yıllardır ertelediği bir fikre yeniden bakma cesâreti.

Belki de yalnızca, başka türlü bakmanın mümkün olduğunu hissetmek.

Cansever’in cümlesine yeniden dönüyorum:

“İnsan yaşadığı yere benzer.”

Öyleyse insanın yaşadığı yer biraz meraklı, biraz cesur, biraz oyunbaz olsun.

Ve insan, oradan çıkarken kendi içine başka bir pencereden bakabilsin.

YAZAR: NURÇİN ENGİN