Risk kelimesini sevmiyorum. Dolayısıyla risk almayı da. Gündelik hayatta risk dediğimiz şey, çoğu zaman hesabını yapamadığımız, sonucunu öngöremediğimiz bir ihtimal. Sermaye piyasalarında ise kelime başka bir anlam kazanıyor. Risk tanımlanıyor, ölçülüyor, sınıflandırılıyor; gerçekleşme olasılığı ve doğurabileceği zararın büyüklüğü üzerinden değerlendiriliyor. Fiyatların düşmesi, beklenen getirinin elde edilememesi, ihtiyaç duyulduğunda birikimin nakde çevrilememesi ya da bir tarafın yükümlülüklerini yerine getirememesi, finansal riskin farklı biçimleri arasında yer alıyor. Fazla hesaplı geliyor. Hayatın önümüze çıkarabileceği ihtimallerle tabloya döküldüğünü bizim de bunu kabul edip gelecekle anlaşma imzaladığımızı düşündürüyor. Henüz yaşanmamış günlerle bir anlaşma imzalamak… İronik.
Lâkin rakamların kendine özgü bir iknâ gücü var. Bir sayı, ölçülebilir olduğu için güvenilir görünür. Yüzdeyle ifâde edilen bir kazanç, zihnimizde ihtimâl olmaktan çıkıp neredeyse hak edilmiş bir sonuca dönüşür. İnsan, hesabını yapabildiği şeyin başına gelebilecekleri de kontrol edebileceğini sanıyor. Sanki doğru hesapla, doğru uzmana, doğru kuruma başvurduğumuzda gelecek de usulünce davranacak.
Oysa hayatın tuhaf bir çelişkisi var: Her şeyi kendi aklımızla çözmek istiyoruz fakat her şeyi kendi aklımızla çözemeyeceğimizi de biliyoruz. Doktora, avukata, uzmana, kurumlara güveniyoruz. Güven dediğimiz şey, biraz da bu mecburiyetin zarif adı.
Yatırım yaparken de geleceğe dâir bir ihtimal satın alıyoruz. Birikimimizi değerlendiriyor, hesap yapıyor, kimi zaman daha fazlasını istiyor, kimi zaman elimizdekini korumaya çalışıyoruz. Kazanma arzusunun insanın görüşünü nasıl daraltabildiğini biliyorum. Yine de birikimini bir fona emânet eden insan, parasını onu yönetenlerin bilgisine, kurallara ve denetime güveniyor.
Piyasanın geleceğini kestirmekle, güven duyduğumuz düzenin nasıl işlediğini bilmek arasında ince bir çizgi var. İlkinde belirsizliği kabul ediyoruz. İkincisinde, güvenimizin hangi temeller üzerinde yükseldiğini sormak zorunda kalıyoruz.
Türkiye’de son dönemde yaşanan fon tasfiyeleri bu soruyu ağırlaştırdı. Sermaye Piyasası Kurulu, yedi portföy yönetim şirketine âit 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Kurulun açıklamasına göre söz konusu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyordu.
Bu sayı bile tek başına insanı durup düşünmeye çağırıyor. Yüz binlerce yatırımcıdan söz ediyoruz. Her birinin ayrı bir hesabı, ayrı bir beklentisi, o parayla ilgili ayrı bir hayat planı var. Finansal piyasanın dilinde aynı başlık altında toplanan insanlar, gerçek hayatta birbirinden farklı hikâyeler taşıyor.
Ertelenen bir yolculuk, alınmayan bir ev, yıllarca dokunulmadan tutulan bir para… Birikimin rakamsal karşılığı belli; insanın ona yüklediği anlamın cetveli yok. İnsan parasından çok, o parayla mümkün gördüğü geleceği kaybediyor.
Finans dünyasının güzel bir huyu var: Her şeye bir isim buluyor. Kayba risk, beklentiye getiri, güvene yatırım diyor. Kelimeler yerli yerine oturunca insan, hayatın da yerli yerine oturduğunu sanıyor. Finans dünyası her şeyi hesaplıyor; insanın neye güvenmek zorunda kaldığını hesaba katmak dışında.
Belki de bütün bu hikâyede en çok yanıldığımız yer, müziğin ritmine kapılırken orkestrayı kimin yönettiğini sormamış olmamızdı. Getiri tablolarına baktık, vaatleri dinledik, kendi geleceğimizin hesabını yaptık. Daha iyi bir hayat kurma isteğiyle adımlarımızı ayarladık. Fakat çalınan müziğin düzenini kimin kurduğunu yeterince sorgulamadık.
Şimdi müzik kesildi. Geriye kayıplar ve yanıt bekleyen sorular kaldı. Denetleyenler neyi gördü? Yetki kullananlar hangi yükümlülükleri yerine getirdi? İnsanların güvenerek emânet ettiği birikimler söz konusu olduğunda, kurumların sorumluluğu nerede başlayıp nerede bitiyor?
Kabul! Fondaki müziği çalan biziz. Peki, orkestrayı kim yönetiyor?
YAZAR: Nurçin Engin
