Bozcaada’da insanın karşısına bazen bir sergi, bazen bir insan, bazen de ikisini birbirine bağlayan o tuhaf karşılaşmalar çıkıyor. Ada zaten karşılaşmaların yeridir. Denizle karanın, geçmişle bugünün, gelenle kalanının birbirine değdiği bir coğrafya. Antik çağdaki adı Tenedos olan Bozcaada’nın mitolojisinde bile böyle bir yolculuk var: Tenes, denizin üzerinde sürüklenen bir sandıkla adaya ulaşır ve ada onun adıyla anılmaya başlar.

Belki bu yüzden Bozcaada’da sanatın da kendine özgü bir ritmi var. Malzeme burada başka türlü konuşuyor. Rüzgâr, lodos, taş, toprak, bronz, seramik… Ada bütün bunları kendi dilinden geçirerek insana geri veriyor.

“Üç İz — Üç Dil — Üç Yolculuk” sergisi tam da böyle bir kesişimde duruyor. Barış Muratoğlu, Deniz Fulya Yazan ve Ela Melis Köseoğlu’nun üretimleri, üç ayrı sanat anlayışını aynı mekânda buluştururken aslında daha büyük bir soruya dokunuyor: Bir sanatçı malzemeye ne verir, malzemeden ne alır?

Bu serginin benim için özel bir tarafı da Deniz Fulya Yazan. Deli Asma’nın sahibi Deniz aracılığıyla tanıştığım bu dünyada, önce mekânın kendine özgü tasarımının yarattığı o güçlü duyguyla karşılaştım. Ardından işlerine baktıkça, tasarım ile heykel arasında kurduğu ilişkinin ne kadar kendine has olduğunu gördüm. Deniz’in seramikle kurduğu bağ, malzemeyi biçimlendirmekten çok onun karakterini dinlemek üzerine kurulmuş gibi. Farklı seramik çamurlarının kendi dilini, ağırlığını, dokusunu ve dönüşme biçimini işin bir parçasına dönüştürüyor.

Barış Muratoğlu’nun heykellerinde ise doğanın kendisi üretimin ortağına dönüşüyor. Çevreden temin edilen malzemelerin ileri dönüştürülmesi, nesnenin geçmişini silmek yerine onu yeni bir hikâyeye taşıyor. Ela Melis Köseoğlu’nun bronz minyatürleriyle kurguladığı “lodostan eşikler” ise başka bir kapı açıyor. Lodosun Bozcaada’da yalnızca meteorolojik bir hâdise olmadığını bilenler için bu ifâde daha da anlamlı. Ada rüzgârı burada bir kuvvet, bir karakter, hatta bâzen bir anlatıcı.

Üç sanatçının yolları birbirinden farklı; fakat sergide onları birbirine yaklaştıran şey tam da bu farklılık. Her biri malzemeye kendi hayatından bir iz bırakıyor. Sonra malzeme, o izi dönüştürerek sanatçıya geri veriyor.

Sosyolojik açıdan bakınca da ada bunun için çok ilginç bir zemin. Bozcaada yüzyıllar boyunca farklı toplulukların, dillerin, inançların ve ticaret yollarının kesiştiği bir yer olmuş. Bugün ise adanın başka türden bir dolaşımı var: İnsanlar geliyor, bakıyor, üretiyor, birbirlerinin hikâyelerine değiyor ve bir iz bırakarak ayrılıyor.

Sanat da biraz böyle çalışıyor zaten.

Bir heykel yalnızca bronzdan, seramikten ya da bulunan bir nesneden oluşmuyor. İçinde sanatçının baktığı dünya, yaşadığı zaman, karşılaştığı insanlar ve seçtiği malzemenin ona anlattıkları var. Bu yüzden “Üç İz — Üç Dil — Üç Yolculuk” ismi bana serginin kendisinden daha büyük bir şey söylüyor. Üç sanatçıdan söz ederken aslında üç ayrı bakışın, üç ayrı hayat deneyiminin ve üç ayrı dünyanın birbirine değmesinden söz ediyoruz.

15 Ağustos Cumartesi günü saat 18.00’de Itırlı Bahçe’de açılacak sergi, 30 Ağustos’a kadar görülebilecek. Yolunuz adaya düşerse görün isterim.

YAZAR: NURÇİN ENGİN