“Ben, kendi içimde bir kalabalığım.”

Pessoa’nın bu cümlesini Zeki Demirkubuz’un fotoğraflarına bakarken düşündüm. İnsan dediğin, tek bir yüzün içinde kaç ayrı kişiyi taşır? Fotoğraf tam da o tuhaf ânı yakalıyor: Dışarıdan baktığımızda tek bir insan görüyoruz; biraz uzun baktığımızda onun içinden geçen hayatları sezebiliyoruz.

Art On İstanbul’un Piyalepaşa’daki galerisinde 30 Ekim’e kadar görülebilecek Hayatta ve Fotoğrafta En İyi Pozu Yalnızlar Verir, Zeki Demirkubuz’un farklı coğrafyalarda çektiği fotoğrafları bir araya getiriyor.

Demirkubuz’un filmlerinde insanı hep biraz kendi içine doğru yürürken izleriz. Masumiyet, Kader, Yazgı, Yeraltı… Karakterlerin hayatına girer, onların arzularına, kırılmalarına, gururlarına, çıkmazlarına yaklaşırız. Fotoğraflarda ise hikâye birkaç saniyelik bir görüntünün içine sıkışıyor. Bir yüz, bir sokak, bir pencere, bir bedenin kadraj içindeki yeri…

Ve insanın zihni hemen hikâyeyi tamamlamaya koyuluyor.

Fotoğraf ile sinema arasındaki ayrım da burada ilginç bir hâl alıyor. Sinema zamanı genişletir; karakterin peşinden gider, onunla yürür, konuşmalarını dinleriz. Fotoğraf tek bir ânı seçer ve bütün hikâyeyi o ânın içine sıkıştırır. Demirkubuz’un sinemacı gözü, fotoğrafın bu yoğunluğuyla buluştuğunda ortaya kısa ve güçlü anlatılar çıkıyor.

Ve fotoğraflara bakarken aklıma ister istemez sorular geliyor.

Bu kadın biraz önce nereden geldi?

Bu adam kiminle konuştu?

Bu sokakta akşam nasıl geçti?

O pencerenin ardında nasıl bir hayat var?

Fotoğraf cevap vermek yerine merakı büyütüyor. Bir anlamda izleyiciyi de hikâyenin ortağı yapıyor. Çünkü karede gördüğümüz kadarını biliyoruz; geri kalanını kendi deneyimlerimiz, çağrışımlarımız ve hayâl gücümüz tamamlıyor.

Pessoa’nın “kendi içimde bir kalabalığım” sözü zihnimde yeniden dönüyor.

Fotoğrafta tek bir insan var.

O insana bakan kişinin içinde ise başka bir kalabalık.

Kendi anıları, karşılaşmaları, korkuları, arzuları, sevdiği yüzler, unuttuğu sokaklar, bir zamanlar baktığı pencereler…

Ve sanatın en güzel karşılaşmalarından biri böyle yaşanıyor: Başka bir şehirde başka bir hayatın içinden geçerken, tanıdık bir insan hâline rastlıyoruz. Bir yabancının yüzünde kendimize âit bir ifâde buluyoruz.

Zamanın içinden kopardığımız bir görüntü, bizim zamanımızla birleşiyor. Fotoğraf çekildiğinde orada bulunan kişiyle, fotoğrafa bugün bakan kişi arasında görünmez bir konuşma başlıyor. Arada yıllar, ülkeler, hayatlar var; yine de göz göze geliyoruz.

Ve işin güzel tarafı, fotoğrafın bizi hazırlıksız yakalaması.

Ve tam da bu yüzden serginin başlığındaki “yalnızlar” bu yüzden aklımda kalıyor.

Yalnızlık burada bir hüzünden çok insanın kendisiyle baş başa kaldığı o özel alanı çağrıştırıyor. Başkasının bakışından sıyrılıp kendi yüzüne döndüğü ânı.

Hepimizin içinde böyle bir yer var.

Bir vitrinde kendi yansımamıza denk geldiğimizde, gece eve dönerken sokak lambasının altında duraksadığımızda, kalabalık bir masada herkes konuşurken bir cümleyi içimizde tuttuğumuzda…

Hayatın en sâhici fotoğrafları biraz da oralarda çekiliyor.

Kamera orada bekliyor.

Biz de bakıyoruz.

YAZAR: Nurçin Engin