İstanbul Modern’e adımımı attığım ânda bir şeyin farklı olduğunu hissettim. “Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası” başlığını taşıyan bu sergi, klasik bir retrospektif beklentisinin ötesine geçerek beni doğrudan sanatçının iç dünyasına çekti. Önümde Berksoy’un yaratma sürecinin merkezine yerleştiren düşünsel bir alan açılmıştı.

İlk karşıma çıkan düzen, resimler, kostüm eskizleri, sahne fotoğrafları ve kişisel eşyaların iç içe geçtiği bir yapıydı. Bu kurgu, Berksoy için sanatın disiplinler arasında bölünemeyen bir bütün olduğunu açık biçimde ortaya koyuyordu. Sahnede Tosca olan kadın, aynı tutkuyu tuvalde Tosca’yı resmederken de sürdürmüştü. Opera perdesi kapandığında makyajını silip fırçasını eline almış; o gece canlandırdığı karakteri bir kez daha, bu kez boya aracılığıyla var etmişti. Serginin her köşesi, bu geçişin izini taşıyordu.

“Kendi Yüzüne Bakmak” başlıklı otoportreler bölümünde durduğumda karşılaştığım şey, bir öz-incelemenin en çıplak hâliydi. Berksoy kendine bir model gibi bakmış; yargıya ya da süslemeye yönelmemiş, yalnızca kaydetmişti. İzleyici olarak, bir sanatçının zaman içinde kendi imgesini nasıl kurduğunu, nasıl sorguladığını ve kimi ânlarda nasıl parçaladığını adım adım izleme imkânı buldum. Gençlik dönemindeki araştıran ifâde, olgunlukta belirgin bir güce dönüşmüş; ilerleyen yıllarda yüz neredeyse maskemsi bir yalınlık kazanmıştı. Değişmeden kalan tek şey bakıştı: derin, sorgulayıcı ve dirençli.

Serginin kronolojik bir çizgiyi izleme kaygısı taşımadığı kısa sürede anlaşılıyordu. Erken bir desen, geç tarihli bir tuvalle yan yana durabiliyordu. Bir karakterin ilk kostüm taslağı, onu giymiş hâlinin fotoğrafı ve ardından gelen resim aynı duvarda buluşmuştu. Başlangıçta şaşırtıcı duran bu düzen, Berksoy’un zihnindeki yaratım döngüsünü doğrudan yansıtıyordu. Sanatçı, sürekli aynı temalara, aynı insanlara ve aynı tutkulara dönmüştü: annesine, Nâzım Hikmet’e, opera rollerine ve kendi yüzüne.

Nâzım Hikmet’e ayrılan bölüme geldiğimde serginin duygusal yoğunluğu belirginleşti. Sergilenen mektuplar, çizimler ve notlar, bu ilişkinin Berksoy’un sanatsal üretimindeki yerini açık biçimde hissettirdi. Şâirin portreleri bâzen gerçekçi bir yakınlıkla, bâzen stilize bir saygıyla çizilmişti. Özellikle hapishâne yıllarına âit çizimlerde Nâzım’ın yüzü ikonografik bir simgeye dönüşmüştü. Buradaki duygu, politik bir dayanışmanın ötesine taşarak hayranlık, özlem ve yoldaşlığı aynı zeminde buluşturuyordu.

Sergiden ayrılırken zihnimde netleşen düşünce şuydu: Semiha Berksoy, opera sanatçısı ya da ressam gibi başlıklarla sınırlandırılamazdı. Yaşamı sanata, sanatı yeniden yaşama dönüştüren bir güç hissi bırakıyordu. Onun dünyasında hiçbir şey sâbitlenmemişti; her şey akış hâlinde, birbiriyle temas ederek varlığını sürdürmüştü. Bu sergi, Berksoy’la aynı zihinsel alanda durma ve sorularını paylaşma imkânı veriyordu.

Sergi, İstanbul Modern’de 6 Eylül 2026 tarihine kadar ziyâret edilebiliyor. Küratörlüğünü Öykü Özsoy Sağnak, Deniz Pehlivaner ve Yazın Öztürk’ün üstlendiği bu kapsamlı seçki, 200’ü aşkın eserle Berksoy’un çok yönlü dünyasına yakından bakmak için güçlü bir alan açıyor.

YAZAR: NURÇİN ENGİN