Sergi salonuna adım attığım ân, içimde garip bir heyecan belirdi. Çocukluğumda izlediğim filmlerin, defalarca kasetini eskitip yeniden izlediğim sahnelerin, hayranlıkla baktığım karakterlerin gerçek hikâyelerine tanıklık edecektim. James Cameron’ın İstanbul Sinema Müzesi’ndeki sergisi, beni zamanda yolculuğa çıkardı.
İlk bölümde karşılaştığım şey beni çok şaşırttı: Küçük bir çocuğun karalama defterleri. Cameron’ın Kanada’daki çocuk odasında çizdiği resimler. Uzay gemileri, canavarlar, robotlar… O çizgilerin arasında kendi çocukluğumu gördüm. Ben de defterlerimin kenarlarına hayâlî dünyalar çizerdim. Fakat onunki bambaşkaydı; çünkü o, o hayâlleri büyütüp milyonlarca insana ulaştırmayı başarmıştı. O ân anladım ki her büyük hikâye, bir çocuğun defterine sığmayacak kadar büyük bir hayâlle başlıyormuş.
Terminatör bölümüne geldiğimde tüylerim diken diken oldu. O ikonik endoskeleton’ın orijinal tasarım çizimleri, Arnold Schwarzenegger’in yüz hatlarının eskiz defterindeki ilk hâlleri… Bir film karakterinin nasıl doğduğuna tanıklık etmek, perde arkasını görmek büyüleyiciydi. Ve asıl etkileyici olan, Cameron’ın her ayrıntıya verdiği önemdi. Bir vidanın açısı, bir metal parçasının parlaklığı, gözlerdeki kırmızı ışığın tonu… Hepsini defalarca çizmiş, düşünmüş, yeniden tasarlamış.
Titanic bölümünde uzun süre durdum. Rose’un o meşhur portresini Cameron’ın kendi elleriyle çizdiğini öğrenmek, filmi bambaşka bir gözle görmemi sağladı. Sergilenen eskizler arasında geminin batış ânını anlatan storyboard’lar vardı. Her bir kare, bir filmin aslında ne kadar emekle, ne kadar detaylı bir planlamayla ortaya çıktığını gösteriyordu.
Avatar bölümü ayrı bir dünyaydı. Pandora ormanlarının ışıldayan bitkileri, Na’vi halkının mavi tenleri, uçan dağlar… Cameron’ın bu dünyayı yaratırken yaptığı suluboya çalışmaları, botanik ve biyoloji kitaplarından aldığı notlar, yerlilerin dilini oluştururken çizdiği dilbilimsel şemalar… Bir adamın hayâl gücü, bir gezegen yaratacak kadar geniş olabilir miydi? Sergi bunun mümkün olduğunu gösteriyordu.
En çok etkilendiğim bölüm ise “Serbest Bırakılmış Dünyalar” oldu. Burada, Cameron’ın derin deniz tutkusuna dair belgeler vardı. Okyanusun dibine yaptığı dalışlar, denizaltı çizimleri, su altında çektiği fotoğraflar. Meğer Titanik’in batığına inmek, Avatar’ın okyanus gezegenini yaratmak, bir film projesinden öte bir çocukluk hayâlinin peşinden koşmanın hikâyesiymiş.
Serginin finalinde beni bekleyen sürpriz, 360 derecelik dijital bir deneyimdi. Cameron’ın tüm çizimleri animasyonlaşmış, etrafımda dans ediyor, dönüyor, canlanıyordu. Terminatör’ün gözleri kıpkırmızı parlıyor, Avatar’ın ağaçları ışıldıyor, Titanic’in suları yükseliyordu. O ân, bir insanın hayâl gücünün tam ortasında duruyordum.
James Cameron’ın sergisi, büyük bir yönetmenin başarı hikâyesinden çok daha fazlasıydı benim için. Hayal kurmanın, pes etmemenin, bir çocuğun defterindeki karalamalara inanmanın hikâyesiydi.
Sergiyi gezmek isteyenlere tek tavsiyem: Acele etmeyin. Her çizimin önünde durun, her objenin hikâyesini düşünün. Çünkü bu sergi, bir insanın ömrü boyunca nasıl hayâl kurduğunu anlatıyor. Ve belki siz de çıkışta, içinizde uyuyan o çocuğa bir selam gönderirsiniz.
“James Cameron Sanatı” sergisi, 28 Şubat 2026’ya kadar İstanbul Sinema Müzesi’nde. Pazartesi hariç her gün 11.00-19.00 arası açık.
YAZAR: NURÇİN ENGİN
