Dirimart, Tony Cragg’in çağdaş formlarla kurduğu diyaloğu, İstanbul’un kalbinde bizimle buluşturuyor. 18 Ocak son gün. Sergi, açılışın ilk heyecanının sönümlendiği, eserlerle mekânın birbirine tam anlamıyla nüfuz ettiği bu son günlerde, belki de en saf hâlini yaşıyor. Çünkü Cragg’in işleri tam da böylesi bir dinginlikte anlam buluyor.
İçeri adımınızı attığınız ânda, buradaki heykellerin size hemen her şeyi açıklamayacağını hissediyorsunuz. Onlar, aceleyle tüketilmeye direnen, kendi zamanını dayatan varlıklar. Her heykel, etrâfında, bir adım geri çekilip yeniden bakmanızı, bakış açınızın değişmesini bekliyor. Gördüğünüz şey, konumunuz değiştikçe dönüşüyor.
Bronzun ve çeliğin katılığı, nefes alıp veriyor gibi akışkan bir forma bürünmüş. Yüzeyler üst üste binmiş, kütleler bölünmüş bu da heykeli statik bir nesne olmaktan çıkarıp, sürekli bir “oluş” hâline getirmiş. Ortaya çıkan, ne tam bir insan figürü ne de saf bir soyutlama. Daha çok, doğada veya bedende bir yerlerden tanıdığımız fakat adını koyamadığımız bir “hâl”.
Jeolojik bir katman mı, endüstriyel bir kalıntı mı, yoksa içimizdeki bir duygunun somutlaşmış hâli mi? Sergi, bu soruyu cevaplamak yerine, sizinle birlikte sormaya davet ediyor.
Sergi, dikkatinizi, sessiz ve kararlı bir şekilde talep ediyor. İşte bu yüzden, son iki gün belki de en kıymetli zaman. Eserler, geçici sergi nesneleri olmaktan çıkıp mekânın dâimî sâkinleri gibi yerli yerine oturmuş durumda.
Sergiye “bir süre durmak” niyetiyle gitmek gerekiyor. Çünkü Tony Cragg’in Dirimart’ta “HEYKEL” ile bıraktığı iz, bedeninizde yer eden bir yön duygusu, kas hafızasına kazınan bir hareket hissi gibi. Sergiden ayrılırken, yanınızda götürdüğünüz şey bu olacak: Zamanın ve mekânın içinden geçen, tanıdık fakat bir türlü adını koyamadığınız derin bir his.
YAZAR: NURÇİN ENGİN
