“There’s Enough for Everyone.” Herkese yetecek kadar yer var. Cümle, insanın içine ferahlık veren bir temenni gibi. Ne var ki hayatın tam ortasında durup etrafımıza baktığımızda, bu temenninin hayli çetin bir imtihana dönüştüğünü görüyoruz. Şehirler genişliyor, evler küçülüyor; herkes kendine bir mevkî, bir söz hakkı, bir parça îtibar arıyor. Kimi zaman bir masada, kimi zaman bir dostluğun içinde, kimi zaman da bir başkasının hayatında kendimize yer açmaya çalışıyoruz. Sanki dünya, hepimizin iştirak ettiği büyük bir sofra; kimin ne kadar yer kaplayacağı ise üzerinde mutâbakata varılamayan eski bir mesele.
Anna Laudel’deki There’s Enough for Everyone başlığı, insanın müşterek hayatına dâir böyle bir soruyu önümüze koyuyor: Bir başkasına yer açmak, kendi yerimizden ferâgat etmek midir? Yoksa insanın dünyası, başkalarının varlığıyla genişleyen bir şey midir?
Bu sorunun cevabı, içinde yaşadığımız çağın ruhunu da ele veriyor. Sosyologların rekâbet, statü ve toplumsal âidiyet üzerinden incelediği insan ilişkileri, gündelik hayatın en sıradan sahnelerinde karşımıza çıkıyor. Bir toplantıda sözün kime verildiğinde, bir sofrada kimin dinlendiğinde, bir davette kimin fark edildiğinde…
İtibar dediğimiz şey, çoğu zaman başkalarının nazarında kazandığımız yerle ölçülüyor. Görünür olmak bir çeşit sermayeye dönüşürken, insan kendi varlığını ispat etmek için durmadan yeni deliller sunuyor. Biraz ironik, biraz yorucu; üstelik bu rekâbete katılmadığını söyleyenlerin dahi zaman zaman yarışın ortasında bulduğu bir hâl.
Oysa müşterek bir hayat, herkese aynı sandalyeyi vermekten ibâret olmasa gerek. Herkesin sözüne aynı kıymeti atfetmek, farklılıkları törpülemeden yan yana durabilmek, başkasının varlığını kendi iktidarımıza karşı bir tehdit gibi algılamamak… Bunlar, birlikte yaşamanın görgüsüne dâir incelikler. Nezâket burada başkasının varlığına tahammül edebilme, onun dünyasına merak duyabilme ve gerektiğinde kendi sesini biraz alçaltabilme kudretini de içine alıyor.
Bir de insanın kendisine ayırdığı yer var. Başkalarına yaranmak, beğenilmek, kabul görmek uğruna kendi arzumuzu, fikrimizi, hatta mizacımızı ne sıklıkla geri plana itiyoruz? Bazen bir başkasına yer açmakla kendimizden vazgeçmeyi birbirine karıştırıyoruz. Oysa insanın kendine sadâkatiyle başkasına gösterdiği cömertlik pekâlâ bir arada bulunabilir.
Serginin başlığı bu bakımdan bir iyimserlik beyanından fazlasını düşündürüyor. Birlikte yaşamak, kaynakların paylaşımından toplumsal adalete, kişisel sınırlarımızdan müşterek mesûliyetimize uzanan geniş bir sahayı kapsıyor. Sanatın kıymeti de burada beliriyor: Bize hazır hükümler sunmak yerine, alıştığımız kabullerin altını hafifçe eşeliyor; gündelik hayatın içinde fark etmeden benimsediğimiz davranışları yeniden görmemizi sağlıyor.
Anna Laudel’de BADE sergisiyle birlikte görülebilecek bu buluşma, Karaköy’de sanatla geçirilen bir öğleden sonrasına güzel bir vesile.
Zira müşterek hayat dediğimiz şey, yan yana durmaktan ibâret bir tesâdüf; birbirimize yer açmak ise öğrenilmesi gereken bir incelik.
YAZAR: NURÇİN ENGİN
