Kore dizilerini izlerken insanın içine işleyen bir şey var. Sadece bir aşk hikâyesi değil bu; karakterlerin, duyguların ve hayatın yavaş yavaş inşa edilişi… Tesadüf değil, dünya genelinde bu kadar sevilmeleri. Çünkü Kore dizileri, izleyiciye “hikâye anlatmayı” gerçekten önemsiyor.
Kore dizilerinin neredeyse tamamı 16 bölüm sürüyor. Ama o 16 bölümün ilk 8–10 bölümünde karakter gelişimini adım adım izliyoruz. Kim kimdir, neden böyledir, nereden yaralanmıştır, neyi saklar… Seyirciye saygı var. Duygular aceleye getirilmiyor. Aşk bir anda “oldu bitti”ye bağlanmıyor.
En önemlisi şu: Kore dizilerinde esas kız ve esas oğlan birlikte olduktan sonra hikâye bitmiyor. Tam tersine, asıl hikâye o noktadan sonra başlıyor. Birlikte yapılacaklar listeleri, küçük mutluluklar, hayata tutunma çabaları, gerçek bağlar… Yani “gerçek aşk” romantik bir hayal değil, emek isteyen bir süreç olarak anlatılıyor.
Ve bu süreçte izleyici tek bir duyguya hapsolmuyor. Güldürüyorlar, ağlatıyorlar, umut veriyorlar, kalbi sıkıştırıyorlar ama ruhu kirletmiyorlar. İhanet varsa bile, dozunda. Dram varsa, gerekçeli. Kötülük, hikâyenin merkezi değil; insanın sınavı olarak duruyor.
BERABER OLMAK KUTSAL VE ASIL İLİŞKİ ONDAN SONRA BAŞLIYOR
Kore dizilerinde birliktelik, cinsellik çok az işleniyor ve eğer işlenirse de büyük bağ ilişki sonrasında oluşuyor. Türk dizilerine baktığımızda ise tablo çok farklı. Hikâye neredeyse tamamen “birlikte olana kadar” kuruluyor. Tüm çatışma, tüm gerilim, tüm entrika o noktaya sıkışıyor. Birliktelik yaşandıktan sonra ise senaryo adeta boşluğa düşüyor. Ardından aldatmalar, bitmeyen ihanetler, yapay düşmanlıklar, akıl almaz fesatlar devreye giriyor.
Ve bu tekrar ediyor. Aynı kalıplar. Aynı kötülük biçimleri. Aynı “seyirciyi ayakta tutma” çabası.
İşte tam da bu yüzden Türk dizileri artık üç-dört bölüm sonra yayından kaldırılıyor. Çünkü seyirci yoruldu. Çünkü hikâyeler ilerlemiyor, sadece dönüp dolaşıp aynı karanlıkta kalıyor. Ruh beslenmiyor, aksine yıpranıyor.
Türk halkının Kore dizilerine bu kadar ilgi göstermesi tesadüf değil. Kore dizileri gerçek ilişkileri, gerçek duyguları ve gerçek kültürleri yansıtıyor. Üstelik bu değerlerin büyük bir kısmı bizim kültürümüzle de örtüşüyor: sadakat, emek, sabır, birlikte iyileşme, aile kavramı, sevginin sorumluluk olması…
Ama Türk dizilerinde sanki tam tersi bir dayatma var. Sanki olması gerekenler değil de, olmaması gerekenler normalleştiriliyor. Sanki mutsuzluk, kaos ve ihanet reytingin tek anahtarıymış gibi.
Bu da toplumsal ruh halini bozuyor. İnsanlar izledikleri hikâyelerle umutlanmak yerine geriliyor, güvensizleşiyor, ilişkilerden korkar hale geliyor.
Oysa Kore dizileri şunu söylüyor: “Birlikte olmak son değil, başlangıçtır.” “Sevgi sadece tutku değil, sorumluluktur.” “Mutluluk mümkündür ama emek ister.”
Belki de bu yüzden bu kadar seviliyorlar. Belki de bu yüzden Türk izleyicisi, kendi kültürüne daha yakın olanı Kore dizilerinde buluyor.
Sorulması gereken soru şu: Biz neden kendi hikâyelerimizi bu kadar karanlık anlatmakta ısrar ediyoruz? Yaşanması muhtemel mutlulukları belaltı senaryolar ile niçin kirletiyoruz? Ve bu niçin gerçek hayatta da yaşanıyor? Bize dayattıkları görsellerden mi bu sosyal çürüme?
“Gastronomi Buluşması” mı, “Seçilmiş Medyanın Şovu” mu? Gastronomi dünyasının merakla beklediği GastroShow 2025, daha kapılarını açmadan basın özgürlüğü tartışmalarıyla gündeme oturdu.Etkinlik alanında yaşananlar, “lezzetin arkasında acı bir gerçek mi var?”…